• 19.06.2021 20:40
  • (1333)
  • (1)

Düzce’nin göçmen topluluklarından Kırım Tatarlarının uzun yıllar önce yeni bir yaşam için kurdukları Nusrettin Mahallesi’nde, zamanın önemli mekânlarından biri olan Kahveci Hacı İhsan’ın İhtiyarlar Kahvesi’nin bugünkü durumu artık bir devrin sonunun geldiğine işaret ediyor.

Geçtiğimiz günlerde İstiklal Caddesi üzerindeki bir esnaf arkadaşımı ziyarete giderken Nusrettin Camii’nin tam karşısında yıkılmaya yüz tutmuş bir bina dikkatimi çekti.

Nusrettin Mahallesi denince aklıma gelen ilk isimlerden birisi Emekli Öğretmen Süleyman Öncül Bey. Her ne kadar kendisi ile yüzyüze tanışmamış olsak da konu Eski Düzce olunca gönüllerimiz hep bir oldu. Süleyman Bey’in eski Düzce’yi yâd eden sosyal medya hesaplarındaki yazı ve yorumları gerçekten çok dikkat çekici. Eski Düzce’yi yeni kuşaklara aktarma kaygısı güttüğünü çok iyi bildiğim Süleyman Bey’e yıkılmaya yüz tutmuş söz konusu binanın fotoğrafını atarak yardım istedim. Kendisi her zamanki nezaketi ve ilgisi ile hemen cevap yazdı:

-Hacı İhsan'ın kahvehanesi. Bina eskiden Arnavut Muharrem'e aitti. Nusrettin Camii’nin hemen karşısında. Giriş kapısının iç tarafında günlük olarak tebeşirle eski takvim ay ve günlerini yazardı Hacı enişte. Kendisi halamın kocasıydı…

Ve kendisi bu satırları yazdıktan sonra onun elinden aşağıdaki bu güzel yazı ortaya çıktı:

 

BİR ŞEHİR ÖLÜYOR, BİR DEVİR ÖLÜYOR

 

Zaman, hiçbirimiz için durmuyor. Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalarken ömür geçiyor, tarih geçiyor, insanlar göçüyor. Değişen, dönüşen sadece insanlar da değil; evler, sokaklar ve şehir de değişiyor, dönüşüyor, ölüyor. Gezdiğim Avrupa ülkelerinin tamamında “old town” dedikleri eski kent merkezleri 1800, 1900’lü yıllarda oldukları gibi korunurken ne yazık ki bizde özellikle 1980’li yıllardan sonra bir müteahhite verme akımı başladı. Eski evler, binalar birer ikişer yıkılarak müteahhite verildi. Yerlerine apartmanlar dikilmeye başladı. Sonuçta bildiğimiz Düzce gitti, yerine tanımadığımız apartmanlar dizisi geldi. 1999; 17 Ağustos ve 12 Kasım Depremleri ile bu apartmanlardan büyük kısmı da ya yıkıldı ya da ağır hasarlar gördü. Kentin yeniden yapılanması sırasında doğru bir kararla eski şehir merkezi değil de daha üst bölgelerde Kalıcı Konutlar yapıldı. Evleri yıkılan, hasar gören hemşehrilerimiz Kalıcı Konutlara yerleşti. Bu, Düzce’nin korunabilmesi için bir fırsattı. Şehir merkezinde yıkılan binaların bulunduğu arsalar yeşil alan yapılabilir, diğer binalar eski biçimleriyle yenilenerek Eski Düzce yaşatılabilirdi. Fakat bunu yapmadık, yapamadık. Depremde yıkılmadan ayakta kalan yapıları ya kaderine terk ettik ya da yıkıp yerine eskisiyle hiçbir benzerliği olmayan yeni bir bina diktik. Kaderine terk ettiğimiz Eski Düzce’nin hafıza binalarından biri de Nusrettin Camiinin karşısındaki şimdilerde can çekişen Kahveci Hacı İhsan’ın İhtiyarlar Kahvesidir. Görselde görüldüğü gibi bugün yıkılmak üzere olan bu bina yıkıldığında kent hafızasının büyük bir bölümü de yok olacaktır. Halide Edip’in Sinekli Bakkal’ında yıkılmamak için birbirine yaslanarak duran binalar gibi Hacı İhsan’ın İhtiyarlar Kahvesi de yaslanacak bir arkadaşı kalmadığı gibi bir iki kışa kalmaz yıkılıp gidecektir. Bina ile birlikte bina ile ilgili anılar da yavaş yavaş silinecektir. Eski Düzce’yi, Eski Nusrettin Mahallesini bilen herkesin Hacı İhsan ve kahvesiyle ilgili bir anısı mutlaka vardır. Hacı İhsan’ın İhtiyarlar Kahvehanesi hangi mevsim olduğu fark etmeksizin sabah ezanından önce açılır, Ramazan haricinde yatsı namazından sonra kapanırdı. Hacı İhsan Dinç, Nusrettin Mahallesi’nin resmi muhtarı olmasa da mahallede olan biten her şeyi bilen yegane insandı. Onlarca gencin evlenmesine vesile olmuş, yüzlerce kişinin yardımına mutlaka koşmuştur. 1960’lı yılların sonunda Düzce’ye gelen Japon turist kafilesi dil bilmemesine rağmen Düzce ile ilgili bilgileri Hacı İhsan’dan almış, kendisiyle görüntülü röportaj yapmış ve mahallenin görüntülerini Hacı İhsan’ın eşliğinde almıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında bir ayağını kaybeden ve tahta ayak kullanan bir Düzceli gazimiz vardı. Bu gazimizin savaş ile ilgili anılarını mahallenin bütün çocukları Hacı İhsan’ın kahvesinde dinlerdik. Tatar Camii cemaati namaz vakitlerini burada bekler, ezan okununcaya kadar ve sonrasında kahvehanede sohbetler edilirdi. Nusrettin Camiinin musalla taşının olmadığı yıllarda tüm cenazeler bir musalla misali kahvehaneden getirilen iki masanın üstüne konur, cenaze namazı orada kılınır, cemaatten helallik o masalar üstündeyken istenirdi. Nusrettin Camii, Şadırvan, Hacı İhsan’ın Kahvesi ve Sıhhiye Rüstem’in eşi Binnaz’ın oturduğu tabure Nusrettin Mahallesi için bir gayya kuyusu sayılırdı. Mahalleye giren herkes mutlaka bunlardan birine yakalanır, orada hesap vermede n bir adım ileri gidemezdi. Neredeyse elli yıl boyunca Nusrettin Mahallesinin kalbi olan bu mekan Hacı İhsan’ın hastalanıp ölmesiyle birlikte kapandı ve bitkisel hayata girdi. Gören tüm gözlerin ölümünü beklediği metruk yapı kendisine uzanacak bir yardım elini bekliyor. Kent estetiği ile ilgili büyük çabalar içindeki Düzce Belediyesi, Düzce’mizin her mahallesinde bulunan bu tür kent hafızası yapıları eski biçimiyle restore edip Mahalle Konağı olarak mahallelilerin hizmetine sunabilse faydalı olmaz mı? Bu mahalle konakları taziye, nişan, düğün vb. işler için kullanılabilse fena mı olur? Eski mahalle kültürü bu tür restore edilmiş binalarda yaşatılamaz mı? Aşağıda halen yazdığım “Şefik’in Yetimleri” adlı romanımdaki Kahveci Hacı İhsan’ın geçtiği bölüm yer almaktadır.

… Kavuşma, 1961 dura kalka Bolu Dağı’ndan inen otobüs Bakacak mevkiine gelmiş Düzce Ovası’na inmeye çok az bir mesafe kalmıştı. Ancak yolun belki de en tehlikeli kısmı burasıydı. Otobüs bir sağa bir sola yatıyor, yolcular tek kelime etmeden önlerindeki tutamaktan tutunarak her bir metrede bildikleri tüm duaları okuyordu. Şefik de tedirgin bir biçimde, buraya kadar geldik, ha gayret az bir şey kaldı, Rabbim tüm yoldakileri kazasız belasız sevdiklerine ulaştır, diye duadaydı. Darıyeri’ne gelmişlerdi. Tüm yolcular derin bir oh çekti. Az bir iniş Düzce Ovası demekti. Düzlükte, Düzce’de hayat vardı, Şefik’e göre. Otobüs Soğancı’dan geçip “Düzce Hapishanesi” yazısını görünce ayaklandı Şefik. Yol arkadaşına, hayırlı yolculuklar dileğiyle koltuklar arasındaki boşluktan arkaya doğru ilerledi. Muavin de ayaklanmış, yolcular arasında ilerlerken “Düzce yolcuları kalmasın, devam edecekler için 15 dakika ihtiyaç molası” diye sesleniyordu. Sol tarafta Asar Deresi bir görünüp bir kayboluyordu. Azmimilli Mahallesi de geçildi. Otobüs yavaşladı, beyaza boyanmış ahşap Halk Evi’nin karşısında Gaziantep Caddesinin başında durdu. Muavin kapıyı açar açmaz aşağıya ilk sırada atladı Şefik. Özlediği Düzce’nin havasını derin derin içine çekti. Bu arada muavin çevik hareketlerle otobüsün arkasındaki merdivenleri tırmanmış, üstteki bagajda bağlı bavulların iplerini çözmüştü. Aşağıdan kendi bavulunu işaret etti Şefik. Muavin bavulu yukarıdan uzatırken altından tuttuğu bavul için, tuttum bırak diye seslendi muavine. Bavulu hiç yere indirmeden tutacağından kavradı, o kalktıktan sonra cam kenarına geçen yol arkadaşını eliyle selamlayarak otobüsün geldiği yöne dönerek hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Küçük eniştesi Konyalı Karakulak Mehmet’in dükkanının önünden geçerken içeri kafasını uzatarak hayırlı işler enişte, diyerek kendini gösterdi. Mehmet oturduğu yerden fırladı, kapıya çıktı. Hoş geldin ağabey diyerek elini öpmek için uzandı. Şefik elini öptürmeden çekti, her ne kadar damatları olsa da kendisi o kadar yaşlı değildi ki.

Mehmet:

- Ağabey, istersen Nasır senin bavulu eve kadar taşısın, derken kafasıyla Nasır’a bavulu işaret etti. Şefik, Nasır’ın elini tuttu, bavulu bırakmadı.

- Gerek yok, zaten ağır bir şey de değil götürürüm ben. Oyalanmayayım. Sizlere hayırlı işler, dedi ve yoluna koyuldu. Renk Sineması Sokağı, belediye… Düzce bıraktığı gibiydi. Kırım’dan Romanya üzerinden Türkiye’ye göç eden Düzce Tatarlarına başlangıçta Beyköy yakınlarında yer gösterilse de gelenlerin tamamı meslek sahibi zanaatkârlar olduğu için zamanın Düzce Belediye Başkanı Afer Bey’in desteği ile belediye binasının kuzey bölgesine yerleştirilmişti. Bu muhite başlangıçta İslam Mahallesi, daha sonra da gelenlerden Nusret Bey’in anısına Nusrettin Mahallesi adı verilmişti. Şefik doğup büyüdüğü Nusrettin Mahallesi İstiklal Caddesine döner dönmez Tatar Camiinin şerefesi camlı ahşap minaresini görünce işte geldim diye geçirdi içinden. İşte geldim.

Şefik’in minareyi gördükten sonra adımları biraz daha hızlandı. Çocukluğunun, gençliğinin geçtiği bu sokak olduğundan uzun gelmişti kendine. Kuşçuoğlu’ların evinin önünden geçti. Yıllarca çalıştığı Terzi Vahit’in dükkânına girmeden pencereden ele sallamakla yetindi. Hem ustası hem de arkadaşları kapıya çıkıp “hoş geldin” diyerek selamını aldılar. Bakkal Salih, dükkânının kapısının önündeydi. Şefik eğilip Salih Amcasının elini öptü. Kahveci Hacı İhsan her zamanki gibi yüksek ses tonuyla:

 - Vay! Şefik, oğlum sen buraları biliyor muydun, diye takıldı kendisine. - Bilmez miyim eniştem, diye cevapladı Hacı İhsan’ı. Bu arada Yemişçi Ali ve Binnaz Abay da ayaklanmıştı. Yemişçi Ali, Binnaz Abay’a seslendi:

- Gözün aydın Binnaz Abay, müjdemi isterim. Bak Şefik geliyor. Binnaz, Ali’ye bakmadan Şefik’e doğru koşarken:

- Haydi oradan, ne müjdesi! Ben senden önce gördüm oğlumu, Oğluuummm, diyordu. Şefik elindeki bavulu bıraktı. O da kendine doğru koşan anasına koşmaya başladı. Anasını kucakladı, havaya kaldırıp döndü etrafında.

- Anam, ben geldim, bak ben geldim işte.

- Hoş geldin oğlum, hoş geldin evladım. İndir beni yere velet, belin tutulacak sonra…

… Nezaket dışarıda yaşanan koşuşturmayla yerinden fırladı, kalktı ayağa; Şefik’in geldiğini anlamıştı, anlamasına… Ama kapıya çıksa şimdi, ayıp olurdu. Otursa, yerinde duramıyordu. Dışarı çıkıp kocasına koşmak istese de yapamadı bu çok istediği şeyi. Evin kapısına çıktı. Kapının eşiğinde bahçe kapısının açılmasını beklemeye koyuldu. Annesini yere indiren Şefik iki eliyle annesinin ellerini tutup öptü, başına götürdü. Bir daha öpüp başına götürdü. Binnaz bir daha sarıldı oğluna. Binnaz sırtını sıvazlayarak:

- Haydi, oğlum, Nezaket bekler seni, fazla bekletme kızcağızı, maşallah Gülşen de bir büyüdü, bir tatlı oldu ki sorma gitsin, dediğinde Şefik geri döndü. Yere bıraktığı bavulunu aldı eline:

- Kop savbol, anam, körüşürmüz taa.. (Çok sağol anam, görüşürüz daha) diyerek camiyi geçti. Evinin bahçe kapısını açarken, karnı burnundaki Nezaket’i evin kapısında bekler buldu. Bahçe kapısını kapatırken, Nezaket yanına koşup bavulunu almaya çalışınca onu durdurdu. Nezaket, Şefik’in boşta kalan elini tuttu, öptü, başına götürdü.

- Hoş geldin Şefik, hoş geldin…

- Hoş buldum hatun, nasılsın? Karı koca ikisi birden kapıdan geçtiler içeri…

Süleyman Öncül